6 Kasım 2011 Pazar

Özverisiz ve 'ben yaptım oldu'cu bir çalışma: Ermeni Şiiri Antolojisi

Türkiye yayıncılık tarihinin son yıllarına şöyle bir göz attığınızda Ermeniler hakkında basılan farklı türlerdeki (öykü, roman, araştırma vs.) yayınların hızlı bir grafik izleyerek artışa geçtiklerini gözlemleyebilirsiniz.* Gün geçmiyor ki Ermenilerle alakalı bir kitap çıkmasın piyasaya. Bu 'gelişme'yi içinde yaşadığımız ülkenin değişen siyasi ortamına bağlı olarak insanların kuvvetlenen duyarlılıklarının bir izdüşümü olarak okumak hayalperestlik olmayacaktır.
Özellikle son on yılda hazırlanan çalışmaları kabaca amatör, yarı-profesyonel ve profesyonel çalışmalar olarak sınıflandırmak mümkün. İlk gruba dahil edebileceklerimiz, içerdikleri onca hataya rağmen, -genellikle- safça yaşanan bir bir iç hesaplaşmanın dışavurumu olarak karşımıza çıkan ve yine -genellikle- diğer gruba dahil edilebilecek çalışmalara nazaran daha 'samimi' duranlar. Öte yandan gittikçe büyüyen bu 'Ermeni' literatürünün yarı-profesyonel ve 'profesyonel' olarak nitelendirilebilecek çalışmalarında ise -çoğunlukla- kaş yapayım derken göz çıkaran, nerede konumlanacağını kestiremeyen, buna bağlı olarak da derdini (tabii derdi tuhaf nostaljik günah çıkarmalar olmayanlardan bahsediyoruz) nasıl söylemesi gerektiğini bilemeyen savruk bir tavrın baskın olduğu çaba gerektirmeksizin teşhis edilebiliyor.
Şüphesiz kendimize dert edindiğimiz kitaplar mevzubahis literatürün 'iyi huylu' kitapları olarak tanımlayabileceklerimiz. Fakat ne yazıktır ki -ister herhangi bir yabancı dilden çeviri, ister telif olsun- bu tür eserler arasında bile baştan aşağı yukarıda bahsettiğimiz bu savruk tavrın ürünü kitaplar basıldı ve büyük ihtimalle de, az okuyup çok yazma hastalığından yazar-çizer takımının da muzdarip olduğu bir toplum oluşumuzdan ileri geliyor olsa gerek, basılmaya devam edecek.

Hem yazdım, hem oynadım!
Yer darlığından dolayı örneklerle ayrıntılandıramadan kısa tarifine giriştiğimiz bu 'Ermeni literatürü'ne geçtiğimiz günlerde Erdoğan Alkan'ın 'Türkiyeli Ermeni Şairler' adlı çalışması da katıldı (Yasakmeyve, Temmuz 2011).
Bir ilki gerçekleştiriyor olması açısından önemli sayılabilecek olan bu çalışmayı karşıladığımızda duyduğumuz heyecan kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda yerini hüsran ve hayal kırıklığına bırakmıştı bile. Baştan aşağı özensizlikle örülü bu talihsiz çalışmayı elimize her alışımızda ''belki bu sefer'' diyerek, iyi niyetimizi her defasında yeniden tanımlayarak incelemeyi denedik. Ne var ki, Alkan'ın bir nevi 'ben yaptım oldu'culukla kurguladığı bu 'antoloji', ucundan 'Ermeni' olan, az biraz Ermenice bilen, az biraz da şiirden anlayan ortalama birinin elinde bile birkaç dakika içinde ''dağılabilecek'' kadar savsakça, yukarıda bahsettiğimiz o savruk tavrın merceğinde hazırlanmış. Çevirilerdeki vahim sorunlara hiç takılmasanız bile, hemen hemen her sayfada düşülen vahim hatalarla karşılaştıkça, cahilliğine cüretkâr bir yazar-yayıncı-editör üçgeninin kurbanı olmuş bu delik-deşik çalışmanın hem güldüren, hem düşündüren (hem de bizim nazarımızda üzen) tek perdelik ucuz bir trajikomik oyun niteli(ksizli)ğinde olduğunun farkına varılıyor.
Edebiyat dünyası, Alkan'ı önemli Fransız şairlerinden yaptığı sayısız şiir çevirisi, kaleme aldığı şiir inceleme kitapları ve şair kimliğiyle tanır. Bu bağlamda Alkan'ın çalışması 'profesyonel' olarak tanımlanabilir. Fakat muhatabımızın şiir çevirisi veyahut da şiir yazımı konusunda ustalığını kanıtlamış biri olarak varsaysak dahi, bu ortaya çıkan hatalarla dolu bir eseri meşru kılmaya yetmez.
Ermeni kültürü-edebiyatı-şiiri ve Ermeni Tarihi hakkında memleketi ''Şarkışla'nın yetenekli Ermeni nalbantları, Ermeni zanaatkârları''ndan öte en ufak bilgiye sahip olmayan Alkan, ''Paris'te bir sahafta tesadüfen karşılaştığı'' birkaç Ermeni şiiri kitabını 'çevirerek' kadim bir şiir geleneğine sahip olan Ermeni diliyle alakalı kalem sallamakta, dahası ''şairlere ve şiirseverlere değerli bir armağan'' olarak nitelenen bir seçki hazırlamakta bir beis görmemiş. Alkan, kendine duyduğu sonsuz güven ve kudretinden hareketle olacak ki, hazırladığı 'Ermeni şiiri' seçkisini azbuçuk Ermenice bilen birilerine okutmak şöyle dursun, kendi yazdıklarını son bir kez dahi olsa okuma gereği duymamış, doğruluğunu herhangi bir Ermeni tarihi kitabından -hadi o kadar da talepkâr olmayalım- herhangi bir internet sitesinden sağlayabileceği ufak bilgi kırıntılarına bile ulaşmayı deneme yolunu tercih etmeden, doğruluğundan emin olmadığı bilgi kırıntılarını bile hemen hemen her yerde kullandığı 'yuvarlak' ifadelerle 'geçiştirmeyi' yeğlemiş.
Kitapta sayıları yarım düzineyi bulan tarihi hatalardan birine göz atalım: Ermeni tarihine damgasını vurmuş en önemli krallıklardan biri olan, Kilikya Ermeni Krallığı'ndan (1080-1375) habersiz olan Alkan, Ermeni Kilikyası'nın en görkemli döneminde yaşadı dediği Nerses Şnorkhali'nin biyografisine düştüğü dipnotta, Kilikya'nın tanımını ''günümüzde Adana, Mersin, Tarsus gibi kentlerimizin bulunduğu küçük Asya'nın eski bir bölgesi'' diye yaparken, oralarda da 'bir zamanlar' Ermenilerin yaşamış olabilecekleri, dahası krallık da kurmuş olabilecekleri ihtimalini aklının ucundan dahi geçirmemiş olacak ki kuvvetli tarih ezberine binaen ''Burada sözü edilen bölge sanırım Doğu Anadolu'' demekle yetinmiş.
Birkaç istisna dışında kitapta geçen bilumum Ermenice şair adı, yer-dergi-kitap-gazete-okul-kilise adını Fransızca transliterasyonu Türkçeleştirmeden vermeyi yeğleyen Alkan bu konudaki en vahim hatalarını Krikor Naregatsi'yi ''Gregoire de Narek'', Levon Şant'ı ''Levon Chanth'', Muşeğ İşhan'ı ''Mushegh İshkhan'', Nerses Şnorkhali'yi '' Narses Chenorhali'', Rupen, Baruyr, Taniel, Keğam, Siamanto gibi şairlerin isimlerini de Rouben, Baruir/Parouir, Daniel, Kegham, Şiamantô olarak yazmayı 'yeğleyerek' yapmış. Fransız görünümlü Ermenilik daha bir hoşuna gitmiş olsa da aynı ayrıcalığı Taniel Varujan'a tanımayan Alkan, şairin soyadındaki 'j' harfini Fransızca'daki ses değişiminden tahminle Türkçe metinde 'y' harfine dönüştürmüş ve elde ettiği sonuç yeterince Ermeni durmuş olacağından ünlü şairin soyadını 'Varuyan' olarak geçmiş tarihe.
Aram Pehlivanyan'ın seçkiye dahil ettiği şiirlerini ise herhangi bir dilden çevirmek yerine şairin Türkçede basılmış kitabından, virgülünü dahi değiştirme gereği duymadan, üstelik şiirleri aldığı kaynağı da belirtmeden almış. Hem de 'Halkım' adlı şiiri kafasına estiği yerde keserek yapmış bunu Alkan.**

Seçkideki iki Ermenistanlı şair
23 Mart 1923'te Moskova'da kanserden ölüp Tiflise gömülen Ohannes Tumanyan'ın ömrünü altı yıl daha uzatarak 1929 olarak belirleyen Alkan, ''Türkiyeli Ermeni Şairler'' adlı seçkisine aldığı şairin Gürcistan doğumlu olduğunu, şiirlerinin Osmanlı devletine göçen Gürcüler arasında yaygın olarak bilindiğini belirtiyor. Oysa Tumanyan 1869’da Rus İmparatorluğu’na bağlı Lori bölgesinde bulunan antik Ermeni şehri Tsegh’de doğmuştu. Hatta öyle ki, şairin doğduğu ev ölümünden sonra müze olarak hizmet vermeye başlamış, hatta Sovyet Ermenistanı döneminde 1938-69 yılları arasında şehrin adı Tumanyan olarak değiştirilmiştir.
Seçkiye girmeye hak kazanan bir diğer 'Türkiyeli Ermeni şair' ise aslında Ermenistan'ın Çanakçı (Zankagadun/1948-1992 arası Sovedaşen) köyünde doğan Baruyr Sevag olmuş. Sevag, hayatı boyunca Türkiye'de bulunmuşmudur bilmiyoruz; fakat Alkan, Sevag'ın hayat hikayesini yazarken biraz da fantaziye kayıp şairin karısıyla birlikte 1971'de öldüğü kamyonu Van'ın bir zamanlar adı 'Çanakçıyan' olan köyünden Erivan'a doğru sürdürmüş (s. 94). Oysa ''Ermeni Şiiri'' başlıklı önsözünde kamyonun İran sınırına doğru yol aldığını kendisi yazmıştı (s. 11). Alkan bir cümle öncesinde de kamyonun Erivan'a doğru ilerlediğini iddia ediyor. Bir kamyonun hem Erivan'a doğru ilerleyip hem de aynı zamanda İran sınırına 'yaklaşması' epey zor olsa gerek. Ayrıca Van’ın Çanakçı köyünde doğmuştur dediği Baruyr Sevag halen Alkan'ın kalbinde yaşıyor olsa gerek ki seçkide şairin 'Kendi Evime Geldim' adlı 28 Nisan 2008'de yazılmış bir şiirinin olduğunu görüyoruz.

Egemen dilin çürümüş klişeleri
Erdoğan Alkan, 1915'te malum sonu paylaşan şairlerin anısına zerre saygı duymadığını egemenlerin klişe laflarını tekrarlamaktan imtina etmeyerek gösteriyor.
24 Nisan 1915'te topluca ölüme gönderilen Ermeni aydınlarından olan iki şair Rupen Sevag ve Taniel Varujan'ın katledilişlerini İspanya iç savaşında faşist diktanın kurbanı olan Lorca'nın ölümüyle bir tutan Alkan'ın kitabın önsözünde yazdıkları artık çürümeye başlayan komik klişeler barındırıyor: ''Şair ölümü bunlar, sonuçta herkes şurada burada, seçmediği bir yerlerde ölüyor, bir at arabacısının tanıklığına dayanarak bu iki Ermeni şairi Türklerin öldürttüğü söylenemez (…), O dönem Türk istihbaratı henüz aydınların peşinde değildi, zaten bazı Ermeni biyograflar bu şairlerin yaşam öykülerinde böyle bir olaya yer vermiyorlar (…), şair Rupen Sevag ve Taniel Varujan'ı Türk çeteciler mi öldürdü, yoksa barışı savundukları için Ermeni komitacılar, Rus komitacılar mı?''
Öldürüldüğü toprakların dört bir yanında anıtları dikilen Federico Garcia Lorca'nın bugün yasını bütün dünyanın tuttuğu bir şair olduğunu hatırlatmak gerekli midir bilinmez, fakat bildiğimiz, daha doğrusu hissettiğimiz başka bir şey var. Can yakan, acıtan bir ağırlık. Hazırladığı saçkide bile katledilen meslektaşları hakkında ''Ne biliyoruz, belki de Ermeni komitacıların işidir' diyebilen kafanın sahip olduğu samimiyetsizliğin dayanılmaz ağırlığı!
Ararat Şekeryan, Agos KitapKirk, sayı 33, Ağustos 2011.

* Bu yazı Ermeniler üzerine hazırlanmış bir kitap hakkında hazırlandı, 'Ermeniler' yerine herhangi bir 'azınlık' grubunun adı olarak da okunabilir.
** Şiirlerin çevirileri ve söz konusu şiirin devamı için: Özgürlük İki Adım Ötede Değil, Aram Pehlivanyan, Ekim 1999, İstanbul, Aras Yayıncılık.
Erdoğan Alkan
Türkiyeli Ermeni Şairler
Yasakmeyve Yayınları,
Temmuz 2011, İstanbul, 118 sayfa.

5 Temmuz 2011 Salı

Moskova ev ve Moskova

Ey Heraklit! Heraklit!
Akar suya kabil midir vurmak kilit!
Kurtuluş'ta arkadaşlarımla ev tutana dek kendime ait bir odam olmamıştı hiçbir zaman. Öyle ki ilk kez Kurtuluş'ta tecrübe etmiştim kendi kendini tertip etmeye çalışmanın -ve çoğu zaman da başaramamanın- ne demek olduğunu. Bunu yaşadığımız mekanla aramızda kurduğumuz fiziksel ilişki (evet karşılıklı bir ilişki olarak algılansın) hakkında söylüyorum. Öyle ki öylesine bir telefon konuşmasında Moskova'da kendime ait bir evim olacağını tesadüfen öğrendiğim gün havalara uçmuştum. Ne ki evimle çok özel bağlar kuramadan ilk fırsatta oradan çıkmak zorunda olduğumu anlayıp enstitüye yakın yerlerde yaşayacak bir oda, bir ev aramış, uyduramayınca da soluğu enstitü yurdunda almıştım. Üç kişilik odada yaşadığım bir aylık olağanüstü halin ardından da yurdun yenilenmiş katında Moskova öğrenci yurtlarındaki gelmiş geçmiş en cillop odayı kapmıştım. Çok muzafferane oldu. Silmeden değiştireyim: Aslında sadece parasını bastırıp kiralamıştım. İşte sonunda, bir kez daha kendime ait bir odam, hayatımda ilk kez kendime ait bir banyom (klozetim, diş fırçamı ve macunumu ve bilimum boku püsürü koyabileceğim eğri bir plastik raf, uzuun uzuun kendimi seyre dalabileceğim yepyeni bir ayna ve daha önce içinde kimsenin yıkanmadığı 1.40metrelik bir küvetim vardı banyoda), kendime ait boş duvarlarım ve altındaki ters açılan işgüzâr çekmece yüzünden hiçbir defasında çalışırken bacak bacak üstüne atamadığım lanet bir çalışma masam vardı. Bir ara duvarlarımı süsleyen komunist posterlere kıl olan temizlikçi kadınların bana uğramayacakları tutmuş da tozdan boğazım tıkanır olmuştu yattığım yerde. Yanlış anlaşılmasın, temizlik edevatı olsa hay hay, ama temizlik tekeli vardı enstitüde. En sonunda temizşlikçibaşı 55'lik İrina'yı tenhada kıstırıp, yahu İrina demiştim, bizde bir laf vardır, aslan yattığı yerden belli olur der, saçma ideoloik kıskançlıkları bir kenara bırakalım, benimki nostalik bir masturbasyon, gözlerinizi kapayın vazifenizi yapın gibisinden laflar etmiştim de öyle temizlemişlerdi odamı.
Ah ulan. Haftalar geçtikçe raflara sığmayan kitaplarım, Cem Uzan'ın mahzenlerine taş çıkartacak kadar iddialı, dünyanın 32 ülkesinden şarap barındıran alkol stoğum, duvarlarındaki her biri ayrı hatırası olan kartpostallarım ve İstanbul'da parça parça edip valize tıkıştırdığım masa lambam. Özledim sizi be. Bir daha bir araya geleceğiz ama, bir nehirde iki kere yıkanılmıyor ki...

24 Şubat 2011 Perşembe

Ah ulan Moskovalar

Varvarka

Moskova’da tanıdım ben ama Beyaz Rusyalı aslen
Küçük mü küçük bir köyünden dedi
Eskiden beraber yaşadığı
lehlerin belarusların ve  rusların
belki de beraber demedi onun gibi bir şeydi söylediği
beraberlik adına yaşadıkları yada yan yana

Polonyada çalışmış Sovyet dağılana dek
Köyüne dönmüş sonra ama birkaç yıl sadece –sanırım bir buçuk yıl kadar-
Moskova sonra, Moskova’ya çağırmış bir arkadaşı iş var demiş
Halk pazarlarında turşu da satmış bazen iyi kazanıyormuş
İki yıl kadar bir enstitünün çamaşırhanesinde çalışmış
Şeften sonra ben gelirdim diyor
İşe şeften önce gidermiş ama ve ışıkları saat her sabah yediyeonkala yanarmış enstitünün zemin katının
Çamaşırhane zemin kattaymış, penceresi yok ama severdim
Bir şey kokarmış ama anlayamadım ne
Kazandığının yarısından fazlası kiraya gidiyormuş
Hala da gidiyor-muş
Ama çıkmak istemiyor Moskova dışında bir eve, şehir merkezine yakın tek göz bir evi var
Moskova’nın dışında her yere benim köyüme benziyor diyor
Artık ben köyde yaşayamam diyor
Çünkü sevişiyormuş istediğiyle ve bazen uzun süreli misafirleri olmuş evinde
Kafkasyalı ve orta asyanın yıkık başkentlerinden başkent moskovaya hurrra yada başka daha acı bir çığlıklarla akın edenler
Bilirdim diyor onların da karıları vardı köylerinde ama köyler geride kalmıştı inanmıştım
Ama sonra ekliyor yanıldığını söylüyor ve biraz kilo almış olsa da hala istediğiyle sevişmeye devam ediyor
Evinde interneti ve güzel bir cep telefonu var
Yaşı otuzbeş sanırım veyahut da bir fazla, söylemedi.
Belarusça da konuşmuyor tek kelime artık, belarusça köyde kalmış.


24.02.2011, Moskova (güneş doğmaya çalışırken daha)

12 Şubat 2011 Cumartesi

Uzun bacak mevzuu üstünedir


Bugün 11 Şubat. Kopkoyu bir Moskova gökyüzünü zangırdaya zangırdaya, yararak (epey de zorlanmıştık, korkuyorduk Moskova'dan) inmiştik Şeremetyova'ya bir öğlen üstü. 11 Eylül Cumartesi.

Beş ay oldu. Bugün beşindi ay doldu. 
Oğuz Atay sormuş ya, "Ben hâlâ buradayım, ey okur, sen neredesin?" diye...
Ah ulan, ben beş aydır Moskova'dayım, ey uzun bacaklı kızlar, siz hangi deliktesiniz?
Her neyse, lafı uzatmadan.
Şairin kumaşı farklı. 
Moskova'nın bütün uzun bacaklı kızlarıyla yatsam da "tarifsiz uzuyor bacakların" gibi bir dize yazamam herhalde.
Ancak her ne zaman uzun bacaklı bir kızla rastlaşsam orba burda şurda, Moskova'da. Elimde votkamla Kremlin'in genç (uzun bacaklı) kızların bacakları gibi pembe duvarlarına karşı oturup Cemal Süreya'yı anıyorum.

kırmızı bir kuştur soluğum
kumral göklerinde saçlarının
seni kucağıma alıyorum
tarifsiz uzuyor bacakların

kırmızı bir at oluyor soluğum
yüzümün yanmasından anlıyorum
yoksuluz gecelerimiz çok kısa
dört nala sevişmek lazım.


11.02.2001 Moskova

10 Şubat 2011 Perşembe

Yürümekten Usanmış Ermeni Sisifos


Bugün. Saat dörde geliyordu, metrodan çıkmış ofise doğru yürüyordum. Kaldırımın orta yerinde, hiç ummadığım bir anda karşılaştım o el arabasıyla. İnanılmazdı…

Hikâye aslı şöyle:
Yeni yılın ilk günleriydi ve ben haftanın tek günleri evde yatıp çift günleri şehri gezerek on günlük noel tatilinin keyfini çıkarıyordum.
Tam bir ay önce, 8.01 2011. Merkezde bir istasyonda turnikeden geçmiş trene doğru yürümeye başlamıştım. Birden hızlıca yanımdan geçti, küçük elinin kalın parmaklarıyla sımsıkı kavramıştı iskeletsiz pazar arabasının tutamağını. Telaşlıydı, fark etmedi, arabasının sağ tekerleği sol paçamın sol yanına sürttü. Arabasında pötikare naylon bir çanta ve “Artsakh Fruit, Armenia” yazılı iki beyaz kutu taşıyordu. Heyecanlanmıştım, adımlarımı sıklaştırıp yüzünü görebilmek için önüne geçtim. Altmış-altmış beş yaşlarında, 1.60 boyunda, Ermeni burunlu fakat küçük suratlı, cılız mı cılız bir adam... Buralılara özgü bir acelecilikle harmanladığı tuhaf yürüyüşünün etrafına bakma alışkanlığı olmayan Moskovalıların dikkatini çekmediği kesindi. Ayaklarını yerden kaldırmaya tenezzül etmeden, aşınmış parke taşlarından tıpıs-tıpıs sesler çıkararak yürüyordu. Büyük ihtimalle Sovyet işi olan dirsekleri eskimiş ince ceketi ve ayakkabılarıyla, her adımda başını öne atarak, sanki birkaç yüz yıldır durmadan yürümeye, sonsuzca yürümeye idam edilmiş bir mahkûm görünümündeydi.

Söyledim ya, heyecanlıydım, hızlı yürümekten yorulup gerisine düştüğümde fotoğrafını çekmiştim birkaç kez. Ve bugün, ofise yürürken, yolun ortasında karşılaştığım o iskeletsiz pazar çantası, Sovyet işi ceket, “Artsakh Fruit, Armenia”. Onu ilk gün gördüğüm gibi telaşlıydı. Küçük bir şarküteri kioskuna girip çıktı, aradığı yerin adresini öğrenmiş olacak ki doğruca hedefe yönelip elli metre ilerdeki İtalyan Restoranı’na girdi. “Artsakh Fruit, Armenia”.
Nazım “pırıl pırıldır Moskova” demiş, bence pek pırıl pırıl bir yanı kalmamış buraların ama “küçük küçük Moskova” diyebiliriz sanırım. Veyahut da kendine küçük küçük Moskovalar inşa etme çabasının içinde buluyor insan yabancısı olduğu yerlerde…
Pek acıklı bir durum yok esasında ortada; paçalarında 10-15 günlük çamur, yürümekten usanmışcasına yürüyen bir ihtiyar Ermeni. Başka türlü yazabilir miyim bilmiyorum ki, arabeske vuruyorum işte..!

08.02.2011, Belyaevo


24 Aralık 2010 Cuma

No: 803

Vodka sarhoşu
bir binbaşının
ciddiyetle poz vermeye çalıştığı
bir parti fotoğrafı görüp
sonsuzca gülmeye başladım.

20 Aralık 2010 Pazartesi

Aidiyet. Ait Olmak ve Konserve Mısır.

Mısırı çok severim. Kadınsız yaşarım, konserve mısırsız yaşayamam. Ne var ki; Türkiye'de ikisi de elde edilmesi pek de kolay olmayan şeyler. Kadınlar fazla nazlı, konserve mısır pahalı. Polonya ve Rusya'da ise ilkinden yana durum pek farklı değilken ikincisi bizim oralara göre epey ucuz.
Neredeyse üç buçuk aydır Moskova'dayım. Son günlerde beni tanıyanlardan daha sık duyamaya başladığım bir cümle peyda oldu: "Ne çabuk alıştın sen oralara öyle!"
Doğru, çabuk alıştım. Farkındayım. Normal olarak çabuk alıştım desem daha doğru olur. Sadece okuduklarımla, duyduklarımla ve izlediklerimle sınırlı da olsa Rusya ve Ruslar hakkında epey bir bilgiye sahiptim ne de olsa!
Vanya Dayı Mısırları!
Çehov'un en sevdiği mısır olsa gerek!
Polonya'da geçirdiğim beş ayın son gününde bile oraya "alışamamış" olmanın verdiği sıkıntıyı hissediyordum içimde, öyle ki diliyle, kültürüyle oraya ayak bastığım ilk güne dek tamamıyla yabancı bir ülkeydi benim için.
Krakow'daki fakir öğrenci odamızın en sadık misafirleri konserve mısırlardı. Ucuzdular. Zahmetsizdiler. Belki zararlıydılar ama, lezzetli ve doyurucuydular.
Moskova'daki ilk günlerimde de epey bir dadanmıştım konserve mısırlara. Ta ki buralardaki en iyi arkadaşım Brezilyalı Fabio'nun bir gün "You eat that shit again! Don't you know that your stomach does not digest corn!" diyerek çemkirmesine kadar. Vallahi ondan sonra bir buçuk ay boyunca elimi sürmedim.
Ruslar hakkında beylik laflar etmek istemiyorum. Fakat çok "aççık ve seççik" belli olan bir alışkanlığı var bu nevişahsınamünhasır halkın. Ruslar için konuşmak demek bağırmak demek oluyor. Kasiyerden garsonuna, enstitüdeki muhasebecisinden bankadaki müdürüne kadar herkes "bağırarak" anlaşıyor. Ara sıra kibar sözcüklerle "bağırsalar" da çoğu kez bağırırken nötr sözcükler kullanıyorlar. Öyle ki bu kötü alışkanlığın ilk günlerde farkına varan bendeniz; bankada, kafede, mcdonalds'ta, kitabevlerinde, kısacası işimi görmeye çalıştığım anlarda sesimi yükseltmem gerektiğini düşünmeye başlar olmuştum.
Ve ilk kez geçen gün kendimi "gerçek bir Rus" gibi sesimi yükseltirken, yani "bağırırken" buldum. Evet, ne de çabuk alışmıştım ben buralara!
Krakow'da ne zaman bir konserve mısır açsam aklımda dönüş biletimin tarihi belirirdi: 24 Şubat. Konserve mısır "oraya ait" olmamanın, “idareten yaşamanın”, bir gün çantayı toplayıp oradan ayrılacak olmanın en belirgin sembolü oluvermişti kafamda.
Öyle ki Moskova'ya "bir Rus gibi bağıracak kadar" alıştığımı fark ettiğim günün akşamı eve döner dönmez bir buçuk aydır rafta bekleyen konserve mısırı açıp afiyetle yedim. Hem de işi garantiye almak için plastik çatal uydurdum bir yerlerden. Ben buralara ait değilim!