Türkiye yayıncılık tarihinin son yıllarına şöyle bir göz attığınızda Ermeniler hakkında basılan farklı türlerdeki (öykü, roman, araştırma vs.) yayınların hızlı bir grafik izleyerek artışa geçtiklerini gözlemleyebilirsiniz.* Gün geçmiyor ki Ermenilerle alakalı bir kitap çıkmasın piyasaya. Bu 'gelişme'yi içinde yaşadığımız ülkenin değişen siyasi ortamına bağlı olarak insanların kuvvetlenen duyarlılıklarının bir izdüşümü olarak okumak hayalperestlik olmayacaktır.
Özellikle son on yılda hazırlanan çalışmaları kabaca amatör, yarı-profesyonel ve profesyonel çalışmalar olarak sınıflandırmak mümkün. İlk gruba dahil edebileceklerimiz, içerdikleri onca hataya rağmen, -genellikle- safça yaşanan bir bir iç hesaplaşmanın dışavurumu olarak karşımıza çıkan ve yine -genellikle- diğer gruba dahil edilebilecek çalışmalara nazaran daha 'samimi' duranlar. Öte yandan gittikçe büyüyen bu 'Ermeni' literatürünün yarı-profesyonel ve 'profesyonel' olarak nitelendirilebilecek çalışmalarında ise -çoğunlukla- kaş yapayım derken göz çıkaran, nerede konumlanacağını kestiremeyen, buna bağlı olarak da derdini (tabii derdi tuhaf nostaljik günah çıkarmalar olmayanlardan bahsediyoruz) nasıl söylemesi gerektiğini bilemeyen savruk bir tavrın baskın olduğu çaba gerektirmeksizin teşhis edilebiliyor.
Şüphesiz kendimize dert edindiğimiz kitaplar mevzubahis literatürün 'iyi huylu' kitapları olarak tanımlayabileceklerimiz. Fakat ne yazıktır ki -ister herhangi bir yabancı dilden çeviri, ister telif olsun- bu tür eserler arasında bile baştan aşağı yukarıda bahsettiğimiz bu savruk tavrın ürünü kitaplar basıldı ve büyük ihtimalle de, az okuyup çok yazma hastalığından yazar-çizer takımının da muzdarip olduğu bir toplum oluşumuzdan ileri geliyor olsa gerek, basılmaya devam edecek.
Hem yazdım, hem oynadım!
Yer darlığından dolayı örneklerle ayrıntılandıramadan kısa tarifine giriştiğimiz bu 'Ermeni literatürü'ne geçtiğimiz günlerde Erdoğan Alkan'ın 'Türkiyeli Ermeni Şairler' adlı çalışması da katıldı (Yasakmeyve, Temmuz 2011).
Bir ilki gerçekleştiriyor olması açısından önemli sayılabilecek olan bu çalışmayı karşıladığımızda duyduğumuz heyecan kitabın sayfalarını çevirmeye başladığımızda yerini hüsran ve hayal kırıklığına bırakmıştı bile. Baştan aşağı özensizlikle örülü bu talihsiz çalışmayı elimize her alışımızda ''belki bu sefer'' diyerek, iyi niyetimizi her defasında yeniden tanımlayarak incelemeyi denedik. Ne var ki, Alkan'ın bir nevi 'ben yaptım oldu'culukla kurguladığı bu 'antoloji', ucundan 'Ermeni' olan, az biraz Ermenice bilen, az biraz da şiirden anlayan ortalama birinin elinde bile birkaç dakika içinde ''dağılabilecek'' kadar savsakça, yukarıda bahsettiğimiz o savruk tavrın merceğinde hazırlanmış. Çevirilerdeki vahim sorunlara hiç takılmasanız bile, hemen hemen her sayfada düşülen vahim hatalarla karşılaştıkça, cahilliğine cüretkâr bir yazar-yayıncı-editör üçgeninin kurbanı olmuş bu delik-deşik çalışmanın hem güldüren, hem düşündüren (hem de bizim nazarımızda üzen) tek perdelik ucuz bir trajikomik oyun niteli(ksizli)ğinde olduğunun farkına varılıyor.
Edebiyat dünyası, Alkan'ı önemli Fransız şairlerinden yaptığı sayısız şiir çevirisi, kaleme aldığı şiir inceleme kitapları ve şair kimliğiyle tanır. Bu bağlamda Alkan'ın çalışması 'profesyonel' olarak tanımlanabilir. Fakat muhatabımızın şiir çevirisi veyahut da şiir yazımı konusunda ustalığını kanıtlamış biri olarak varsaysak dahi, bu ortaya çıkan hatalarla dolu bir eseri meşru kılmaya yetmez.
Ermeni kültürü-edebiyatı-şiiri ve Ermeni Tarihi hakkında memleketi ''Şarkışla'nın yetenekli Ermeni nalbantları, Ermeni zanaatkârları''ndan öte en ufak bilgiye sahip olmayan Alkan, ''Paris'te bir sahafta tesadüfen karşılaştığı'' birkaç Ermeni şiiri kitabını 'çevirerek' kadim bir şiir geleneğine sahip olan Ermeni diliyle alakalı kalem sallamakta, dahası ''şairlere ve şiirseverlere değerli bir armağan'' olarak nitelenen bir seçki hazırlamakta bir beis görmemiş. Alkan, kendine duyduğu sonsuz güven ve kudretinden hareketle olacak ki, hazırladığı 'Ermeni şiiri' seçkisini azbuçuk Ermenice bilen birilerine okutmak şöyle dursun, kendi yazdıklarını son bir kez dahi olsa okuma gereği duymamış, doğruluğunu herhangi bir Ermeni tarihi kitabından -hadi o kadar da talepkâr olmayalım- herhangi bir internet sitesinden sağlayabileceği ufak bilgi kırıntılarına bile ulaşmayı deneme yolunu tercih etmeden, doğruluğundan emin olmadığı bilgi kırıntılarını bile hemen hemen her yerde kullandığı 'yuvarlak' ifadelerle 'geçiştirmeyi' yeğlemiş.
Kitapta sayıları yarım düzineyi bulan tarihi hatalardan birine göz atalım: Ermeni tarihine damgasını vurmuş en önemli krallıklardan biri olan, Kilikya Ermeni Krallığı'ndan (1080-1375) habersiz olan Alkan, Ermeni Kilikyası'nın en görkemli döneminde yaşadı dediği Nerses Şnorkhali'nin biyografisine düştüğü dipnotta, Kilikya'nın tanımını ''günümüzde Adana, Mersin, Tarsus gibi kentlerimizin bulunduğu küçük Asya'nın eski bir bölgesi'' diye yaparken, oralarda da 'bir zamanlar' Ermenilerin yaşamış olabilecekleri, dahası krallık da kurmuş olabilecekleri ihtimalini aklının ucundan dahi geçirmemiş olacak ki kuvvetli tarih ezberine binaen ''Burada sözü edilen bölge sanırım Doğu Anadolu'' demekle yetinmiş.
Birkaç istisna dışında kitapta geçen bilumum Ermenice şair adı, yer-dergi-kitap-gazete-okul-kilise adını Fransızca transliterasyonu Türkçeleştirmeden vermeyi yeğleyen Alkan bu konudaki en vahim hatalarını Krikor Naregatsi'yi ''Gregoire de Narek'', Levon Şant'ı ''Levon Chanth'', Muşeğ İşhan'ı ''Mushegh İshkhan'', Nerses Şnorkhali'yi '' Narses Chenorhali'', Rupen, Baruyr, Taniel, Keğam, Siamanto gibi şairlerin isimlerini de Rouben, Baruir/Parouir, Daniel, Kegham, Şiamantô olarak yazmayı 'yeğleyerek' yapmış. Fransız görünümlü Ermenilik daha bir hoşuna gitmiş olsa da aynı ayrıcalığı Taniel Varujan'a tanımayan Alkan, şairin soyadındaki 'j' harfini Fransızca'daki ses değişiminden tahminle Türkçe metinde 'y' harfine dönüştürmüş ve elde ettiği sonuç yeterince Ermeni durmuş olacağından ünlü şairin soyadını 'Varuyan' olarak geçmiş tarihe.
Aram Pehlivanyan'ın seçkiye dahil ettiği şiirlerini ise herhangi bir dilden çevirmek yerine şairin Türkçede basılmış kitabından, virgülünü dahi değiştirme gereği duymadan, üstelik şiirleri aldığı kaynağı da belirtmeden almış. Hem de 'Halkım' adlı şiiri kafasına estiği yerde keserek yapmış bunu Alkan.**
Seçkideki iki Ermenistanlı şair
23 Mart 1923'te Moskova'da kanserden ölüp Tiflise gömülen Ohannes Tumanyan'ın ömrünü altı yıl daha uzatarak 1929 olarak belirleyen Alkan, ''Türkiyeli Ermeni Şairler'' adlı seçkisine aldığı şairin Gürcistan doğumlu olduğunu, şiirlerinin Osmanlı devletine göçen Gürcüler arasında yaygın olarak bilindiğini belirtiyor. Oysa Tumanyan 1869’da Rus İmparatorluğu’na bağlı Lori bölgesinde bulunan antik Ermeni şehri Tsegh’de doğmuştu. Hatta öyle ki, şairin doğduğu ev ölümünden sonra müze olarak hizmet vermeye başlamış, hatta Sovyet Ermenistanı döneminde 1938-69 yılları arasında şehrin adı Tumanyan olarak değiştirilmiştir.
Seçkiye girmeye hak kazanan bir diğer 'Türkiyeli Ermeni şair' ise aslında Ermenistan'ın Çanakçı (Zankagadun/1948-1992 arası Sovedaşen) köyünde doğan Baruyr Sevag olmuş. Sevag, hayatı boyunca Türkiye'de bulunmuşmudur bilmiyoruz; fakat Alkan, Sevag'ın hayat hikayesini yazarken biraz da fantaziye kayıp şairin karısıyla birlikte 1971'de öldüğü kamyonu Van'ın bir zamanlar adı 'Çanakçıyan' olan köyünden Erivan'a doğru sürdürmüş (s. 94). Oysa ''Ermeni Şiiri'' başlıklı önsözünde kamyonun İran sınırına doğru yol aldığını kendisi yazmıştı (s. 11). Alkan bir cümle öncesinde de kamyonun Erivan'a doğru ilerlediğini iddia ediyor. Bir kamyonun hem Erivan'a doğru ilerleyip hem de aynı zamanda İran sınırına 'yaklaşması' epey zor olsa gerek. Ayrıca Van’ın Çanakçı köyünde doğmuştur dediği Baruyr Sevag halen Alkan'ın kalbinde yaşıyor olsa gerek ki seçkide şairin 'Kendi Evime Geldim' adlı 28 Nisan 2008'de yazılmış bir şiirinin olduğunu görüyoruz.
Egemen dilin çürümüş klişeleri
Erdoğan Alkan, 1915'te malum sonu paylaşan şairlerin anısına zerre saygı duymadığını egemenlerin klişe laflarını tekrarlamaktan imtina etmeyerek gösteriyor.
24 Nisan 1915'te topluca ölüme gönderilen Ermeni aydınlarından olan iki şair Rupen Sevag ve Taniel Varujan'ın katledilişlerini İspanya iç savaşında faşist diktanın kurbanı olan Lorca'nın ölümüyle bir tutan Alkan'ın kitabın önsözünde yazdıkları artık çürümeye başlayan komik klişeler barındırıyor: ''Şair ölümü bunlar, sonuçta herkes şurada burada, seçmediği bir yerlerde ölüyor, bir at arabacısının tanıklığına dayanarak bu iki Ermeni şairi Türklerin öldürttüğü söylenemez (…), O dönem Türk istihbaratı henüz aydınların peşinde değildi, zaten bazı Ermeni biyograflar bu şairlerin yaşam öykülerinde böyle bir olaya yer vermiyorlar (…), şair Rupen Sevag ve Taniel Varujan'ı Türk çeteciler mi öldürdü, yoksa barışı savundukları için Ermeni komitacılar, Rus komitacılar mı?''
Öldürüldüğü toprakların dört bir yanında anıtları dikilen Federico Garcia Lorca'nın bugün yasını bütün dünyanın tuttuğu bir şair olduğunu hatırlatmak gerekli midir bilinmez, fakat bildiğimiz, daha doğrusu hissettiğimiz başka bir şey var. Can yakan, acıtan bir ağırlık. Hazırladığı saçkide bile katledilen meslektaşları hakkında ''Ne biliyoruz, belki de Ermeni komitacıların işidir' diyebilen kafanın sahip olduğu samimiyetsizliğin dayanılmaz ağırlığı!
Ararat Şekeryan, Agos KitapKirk, sayı 33, Ağustos 2011.
* Bu yazı Ermeniler üzerine hazırlanmış bir kitap hakkında hazırlandı, 'Ermeniler' yerine herhangi bir 'azınlık' grubunun adı olarak da okunabilir.** Şiirlerin çevirileri ve söz konusu şiirin devamı için: Özgürlük İki Adım Ötede Değil, Aram Pehlivanyan, Ekim 1999, İstanbul, Aras Yayıncılık.
Erdoğan Alkan
Türkiyeli Ermeni Şairler
Yasakmeyve Yayınları,
Temmuz 2011, İstanbul, 118 sayfa.

0 yorum:
Yorum Gönder